13.7.10

"seni seviyorum"

çok ağır bir söz. seni seviyorum ve kalbim artık sende. şimdiki zamanımı seninle dolduruyorum. seni seviyorum ve sen de ver kalbini. kalbimi ateşe atma, atacaksak beraber atalım. "bir" olalım, "birlikte" olalım. seni seviyorum ve lütfen canımı acıtma. lütfen en az seni sevdiğim kadar sev beni. seni seviyorum. bir çeşit yalvarış aslında. ağırlık. sorumluluk. yemin. istek.

ile'de şöyle geçer:
"bir kadın 'seni seviyorum' derken aslında 'yüreğime bir çizik attın ve bu yüzden seni öldürebilirim demektedir."

seni seviyorum.
kalbim senin.
seni seviyorum.
nefesim senin.
seni seviyorum.
dünüm, bugünüm, yarınım senin.
seni seviyorum.
kalbini ver.
seni seviyorum.
nefesini ver.
seni seviyorum.
tüm zamanlarını ver.
seni seviyorum.
beni sevmelisin!

4.6.10

25.5.10

ne zaman bitecek bu süzülme hali?
sürüklenmeye bırakıyor ya hani zaman zaman
yerini
ya süzülüyorum
ya da süzülüp gidiyor bir şeyler
ellerimden
gözlerimden
kalbimden

insan, kaç kere büyüyebilir ki
daha büyümeden?

20.5.10

nina simone - just in time.mp3

cemalle yürümeyi severiz. bugün de tatil olduğundan, dedik bir moda yapalım. daha güzel bir hava isterdik üzerimize ama elden bu kadarı geldiyse daha ne. cemal sigara içmez. cemal bugünün bayramına bile ait değil: genç değil. burada bir genç varsa o da benim. gülüyor bana "kaç sevgilin oldu bu zamana dek, bir mi iki mi" diyor. bu sonu hiçbir sona değişmem, yuvarlandı geldi bariz diyorum. cemal'e göre sorun yok. bana göre de sorun yok aslında. ama bazen insan ilişkilerinde domuz gibi davrandığım doğru. annem çok kızıyor böyle anlarda bana. kibarlığı elden bırakmamak lazımmış. ama ben dilden bıraktım, kusura bakma.
cemalle 4 ay önce bir şeye karar verdik. ikimiz de yazan insanlar olarak, yazdıklarımızı düşünmüyorduk. bir kere yazıp, sonra ona geri dönmüyorduk. yazdıklarımıza çok güveniyorduk ve bu bir hataydı. hatay demişken, aklıma çocukken aldığım ilk ceza geliyor. çünkü ailecek hataya gitmiştik ve ben hatayapmıştım. annemi çok sinirlendirmiştim, o da ceza vermişti: tüm gün televizyon izlememek. ben yalvarmıştım, nolur döv beni aç bırak ama televizyonumu alma diye. annemse fikrinden asla dönmemişti. o zamanın televizyonu, şimdinin bilgisayarı tabi. söz sende cemal.

- evet, seni tanıdığımdan beri yazarsın. zamanında iyi okuyucuydun ve doldun. bir yerden sonra taştın ve bu yazmak oldu. yazdıkların.. güzel denir, kötü denir. beğenilmez, beğenilir. ama daha fazlası lazım. yazar olmak istiyorsan. daha sistematik yaklaşmalısın. yazdıklarının üzerinde düşünmelisin. düzeltmelisin. onları ayırıp, birleştirmelisin. dille oynarken sınırın olmamalı. yazdıklarında falan da. yazmaktan büyük bir şey bekliyorsun sonuçta: yazar olmak. bu yüzden ona ciddi bakmalısın. ona zaman ayırmalısın, kafa yormalısın. salt aşık olduğunu veya kırıldığını veya umudunu veya değişimini değil de daha farklı şeyleri yazmalısın. yazmalıyım. sana dediklerim.. bana da geçerli aslında.

biz de cemalle karar verdik, yazdıklarımızı böyle birkaç haftada biraraya gelerek paylaşacağız. eksikleri, gedikleri tamamlayacağız. çünkü insan kendi yazdıklarına bakarken boşlukları kapatabilir ama başkası sendeki boşlukları ve oradan sızan ışık hüzmesini pekala görebilir.

- sende bir hal var. noldu dedi.

ne olmadı ki cemal.
cemal en son bahçedeydik hatırlarsan. son görüştüğümüzde. ondan beri, ben eski ben değilim. ben eski halimi bulamam artık. her geçen gün daha da yıkıyorum daha da kuruyorum. kendimi. şaşırmıyorum. şaşkınlığımı azalttım inanır mısın. sen şimdi gelsen bana desen ki dide ben evleniyorum. peki derim, çünkü beklerim böyle bir şey. veya desen ki seni seviyorum. bunca vakit olan sohbetimizi bir dakika bile düşünmem, seni öperim, belki değil kesinlikle fransız olurum.

insanlar, gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları sevip; gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlarmış, dedim bunun yerine.
sevgi olur biter, aşk olmaz biter dedi o da.


12.5.10

taşlarım elimde, yüzüm pencerede, kelimelerin aklımda, sana çok teşekkür ediyorum.

8.5.10

turn to dust.

hakikat tozdaydı, gördüm..
pencereyi açtım, içeri dolan esinti 2010 yılının kışıydı. güzel bir dostu yeniden görmekti, uzaktakiokızın doğum günüydü, evde annem bekliyordu, dahası ben seni hiç beklemiyordum. çayın altına su koydum ve koltuğuma oturdum. birkaç film izledim. bir kitap okudum. biraz doktor oldum, biraz olamadım. baharı getirirken leyla oldum, aşka inanırken frankofon. arada beşiktaş'a gittim, elimin tersiyle başıma konmak isteyen martıyı kovdum. uçak kaçırdım, çocuk doğurdum. aklımca perihan mağdenle yarıştım. sonra annemin aklına uydum, uyudum. neticede iyi misafir ağırlayamadım ama misafiri iyi ağırladım. beyaz oldum, iyi ki oldum. tırnaklarımı uzattım, derime batırdım, derine. markidösad'ı sevip, freud'a fatiha okudum. bağlantı kurdum, bağlandım, bağlantı kesildi. hay şu internet!

pencereyi açtığımda odanın içerisinde kağıtlar uçuşacak. ben uçuşacağım. çünkü ben toz olanım. ama evet, bu üzerime giydiğim sarı tişört benim. bana ait. büsbütün kendi hikayemi giydim üzerime. şimdi hikayemi anlatabilirim.

toz
ol
-abilirim

3.4.10

bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim.

uzaktayken yapabilecek çok bir şey yoktu. ben de kendimle uğraşmaya karar verdim. saçımı kesiyor, boyuyor, kulağımı deldiriyor, değişik müziklere ulaşıp, bilinmeyenlere dadanıyordum. fransız filmlerini hatim edip, "merci beaucoup"ları havada uçuşturuyordum. sabah kahvemi almadan okula gitmiyor, slim sigara içmeye özen gösteriyordum. sabahlara kadar düşünüp, akşamlara kadar uyuyor. biyolojik yaşam saatlerine inanmıyordum.
anlayacağınız işim gücüm tüm varlığım kendi varlığıma armağandı. kendimle uğraşıyordum. en sonunda ne mi yaptım? eved, ben bunu yaptım: gözüme bi büyüteç taktım.
insanları büyütüp, yolları uzattım, sözleri değiştirdim, fısıltıları yükselttim ve sayire.

sonra bir baktım, çok fazla hayata dahil olmuşum. çok fazla hayata dokunmaktan bahsetmiyorum, yoksa severim hayata dokunmaları falan. bu daha çok durup izlemek gibi. ekşisözlük'teki şu ve bu aslında süper insanlar gibi görünüyorlar değil mi? yo, aslında hiçbiri öyle değil. ne kadar kültürlü bilgililer. tamam, öyleler. ama bu onları insan mı yapıyor? zihni-etleri böyle oldukça, hayır. twitter'da bilmemkaçmilyon izleyicisi varmış. tumblr'a şarkılarını yükleyip kızları hayran bırakıyormuş. napalım? uzaktan, kafasına esince gidenler a-acayip kuğl görünmekle beraber aslında bizim onlara bu şekilde bakmamız onların ego tramplenlerinde sadece birkaç zıpzıp daha yapmasına yardım etmek oluyor-muş.

sevdiğim birkaç insan var. pişmanlık duymuyorum aslında yaptığım ve yapmadığım şeylerden. neticede uzaktayken yapabilecek pek bir şey yoktu. yeni bir dünyaya başlamak için 2009'u beklemek istemedim. 2006'da yarattım o dünyayı. kah yıkıldı, kah katlandı. ama dünya yuvarlaktı! bunu fark ettiğim an büyüteçlere veda ettim. miyobum sağolsun hala görüntünün uzağa düşmesi ve herkesi/her şeyi uzakta hissetme durumlarım devam ediyor. ama olsun. en azından kendi boyunda, çıtı pıtı bir gerçek görüntümüz var. sanal değil!

düşününce, büyüteçlerin tehlikeli şeyler olduklarını karıncalar üzerinde yapılan deneylerle beraber anlamalıydım. lakin bu konuda hala gelgitlerim var.

24.3.10

-60: beni arıyorsun
-58: beni aramış olduğunu fark ediyorum ve seni arıyorum
-53: moda'dan hızlı adımlarla uzaklaşıyorum
-48: sigara yakıyorum
-39: nihayet bindiğim dolmuş kalkıyor
-26: gözde'ye mesaj atıp, müzik dinlemeye başlıyorum
-12: şoföre nerede inmek istediğimi söylüyorum ve yolu izlemeye devam ediyorum
0: seni arıyorum, geldiğimi söylüyorum
+16: türk kahvesi içiyorsun
+19: fotoğrafını çekiyorum
+24: elimi tutuyorsun
+29: istanbul'u bilmediğimi harika bi gafla kanıtlıyorum
+36: otobüse biniyoruz
+43: şiirim hakkında konuşuyorsun
+44: defterimi okumak istiyorsun
+65: gözüme geçmiş kaçıyor
+81: susuyorsun
+81,5: meraba diyorum
+82: gülümsüyorsun
+82,5: suskunluklarında konuşmaya başlıyorum ve yeniden yeniden "meraba" diyorum
+98: sevmediğim kız isimlerini saymaya başlıyorum
+101: haz etmediğim davranışları saymaya çalışıyorsun
+110: seni seviyorum
+110,5: beni öpüyorsun


saatleri doğru tahmin edemiyorsam, senin yanında olmamdandır.
bu kelimeler, senin şiirinden benim ellerime, oradan da sana ulaşsın.

22.2.10

adımın bir harfini attığı için cemal'i,
en uzak mesafenin afrika olmadığını kanıtladığı için can'ı,
ellerini ve kazara ellerini istiyorum dediği için franko'yu,
üç kez seni seviyorum diye uyandığı için ilhan'ı,
kötü bir alışkanlıktan başka nedir bir adam dediği için turgut'u,
bana düzenli olarak telefon ettiği için muhsin'i,
geceye yat, ay duymasın diye uyuttuğu için eren'i,
biten bir aşk için söylenecek söz şu olmalı: "güzeldi yine de" dedirtebildiği için ahmet'i,
beni kıyılara götürdüğü için dost'u,
yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan diye cevapladığı için edip'i,
gelip, kalıp, gülüp, öldüğü için nazım'ı,
aşık olup kedi beslediği için metin'i,
ama ekseriyetle de
bu akşam ölmek için içeceğiz deyip mevsimleri yanıbaşıma getiren bu adamı seviyorum.

11.2.10

tüm ellerimi boşluğa bıraktım
zira çok büyük gelgitleri var şu sıralar
ayaklarımdan bahsetmiyorum bile
çünkü onlar dans ediyorlar
hı bu arada kitabım en beklenmeyen baharda çıkarsa
en imzalısını sana yollacağım
posta kutusu: pe-ka
sonra bulduğum en güzel çimenlikte
yeni aldığım 100 asalık siyah beyaz filmin
tüm pozlarını harcayacağım
günlerin yaklaştığına sevinip
aptallıklarını unutacağım
kırıkları yapıştırdım bile
'aşk.. sanırım böyle bir şey'
dedi bükem
bile bile ikimizin olduğu o renkli filmi yakmak
bile bile durmak
bile bile susmak
bile bile gülmek
bile bile gitmemek -gitmemi isterken
bir de tıpta okuyorum ya ben
araya latince bir şeyler de girdireyim, ingilizcesini yazmaktansa: nec tecum nec sine te
kocaman ünlemler, virgüller, açparantezkapaparantez ve nok-ta

3.2.10

.hikaye başladı sende, devamı bende.

bakıyorum. yorgunsun. hala ve hala yoruluyorsun. ellerin/ellerimiz kemikli. ağırlıkları taşıyamaz kadar kırılgan görünse de aslen güçlü kuvvetli. boynun, ağırlık asılı. her yanına asmışlar. sen kaçamıyorsun. sen çıkamıyorsun. oyunun içinden değil; bu evliliğin içinden.

her erkek kadının hayatını yok eder. çünkü
yıkmayı bilir erkekler. kadınlar gibi yapmayı
değil: yemek yapmak, ev yapmak, çocuk yapmak,
yatak yapmak.

kendilerini kanıtlamayı seçiyorlar oysa: parayla,
lafla, bağırmakla, yumrukla, mevkiyle, aldatmayla..

dikkat edin, hep şöyle olur:
bir gün, bir kapıdan, bir kadın girer, bahar gelir.
bir gün, bir kapıyı, bir adam çarparak kapatır ve sonbahardır.

ama hayır, ben
kimseyi büyümesi için beklemeyeceğim
kimseyi büyümüş sanmayacağım
kimseyi büyütmeyeceğim

çünkü.. 12-13 yaşında içimde koşmaya başlayan o atın yerde sürüklenmesine izin vermeyeceğim.

28.1.10

holden nolacak şimdi..
peki ya franny?

22.1.10

bir şeye en çok onun yokluğunda inanırız.
savaş alanlarında tanrıya inancımızın artması, böylesi ölüm/yaşam ince çizgisinden oluşan yerde, tanrıya ait hiçbir izin bulunmamasından. sadece kan, silah ve detaylar vardır. detaylar ise kafayı iyiden iyiye sıyırmamız içindir. tutunmak için.
etrafımızda kalbimizin atışını hızlandıran biri yokken, aşka inanırız. aşkın bizi daha iyi yapacağına. oysa kalbimizde bir olasılık varken sevginin nefrete (ç)evrimi çok iyi hissederiz. aşk her şeyi daha da belirginleştirmez, bilhakis daha da muğlaklaşır her şey. ve insan her zaman "net" bir şeyler ister, isterken bile özünde net değildir.
işte ben bu yüzden
tanrıya inanıyorum
aşka inanmıyorum

13.1.10

2009 kritiği

önsöz: 2008 kritiğimde bulunurken 44 kitab okumuştum lakin takvimler 2009'a veda ederken sadece 26 kitab okuduğumu söylüyordu not defterim. bu üzücü düşüşe 2010'da bir ivme ((artan ama)) kazandırmak amacıyla başlıyorum listeme.

2009'da okuduğum en bi' güzel kitaplar ((bu listeye eli değdiği için kudRa'ya bin teşekkür))
1- A'dan X'e - John Berger ((sayfalarca mektup yazdıran, uzakları yakın eden, başucu kitap))
2- Franny ve Zooey - J.D.Salinger
3- Virginia Woolf - Mina Urgan
4- İle - Oruç Aruoba
5- Gözbağının Ardında - Siri Hustvedt
6- İş İşten Geçti - J.P.Sartre
7- Kilitli Oda - Paul Auster
8- Günlerin Köpüğü -Boris Vian

başlayıp da bitirilemeyenler -ama inanıyorum ki bir güç var ve o kitaplar bir gün bitecek!
Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar
Gece - Bilge Karasu
Düşüş - Ketil Björnstad
Kaybedenlerin Öyküsü - Hikmet Temel Akarsu
Buğuevi - Özen Yula

arkam sıra bir de şarkı bırakmak var aklımda:
tık tık.

5.1.10

.i'm not here, this isn't happening.

bugün gün ışığını pek az görebildiğim bir saatte uyanarak başladığım günümde, yanaklarımdaki gözyaşlarını sildim, sesimdeki endişeyi yok ettim, bakkaldan bir kutu süt istedim. kahvaltı masasına oturmadan önce mor renkli hamile kıyafetimi giydim. sütümü içerken kitap okudum. sonra telefon rehberimden numaraları gezindim. birilerini aramalıydım. çok kötü bir rüya görmüştüm. anneyi es geçip, izmir'e selam yollayıp, m.teyzemi aramaya karar verdim.
m.teyze=manyakteyze
çok kızdı, ne zamandır aramıyorsun dedi. kusura bakma dersler mersler hı bir de arada kendimi kaybettim. iyi, ben taşındım dedi. üzüldüm. eski evini çok severdim. mutfağı, salonu, salonundaki pink martini cdleri, yatak odası, makyaj masasının üzerindeki envai çeşit şey. onlar bana kalsaydı keşke. işi bıraktım dedi. eyvallah dedim. o adamla hala görüşüp görüşemediğini soramadım tabi ama bana geleceğimi yansıttı. bana kendi kızı olduğumu söylüyor, oysa çucuğu falan yok. bu bana çucukken en sevdiğim bebeğimi almasından, beni maymun diyerek sevmesinden, birkaç defa benim sorumluluğumu almaya çalışmasından ve meslektaş olacak olmamız gerçeğinden kaynaklıyor sanırsam.
oysa yanılıyor.
m.teyze araba kullanırken ve kız kardeşiyle kavga ederken "serseri" der ekseriyetle. seRseri. ayrıca dini inancını güneş olarak değiştirebilecek kadar güneş aşığı. ama manyak işte biraz. m'si biraz ondan, biraz da bundan. par ci par la.
bir saat sonrası için sözleştik ve arabasıyla alıp beni yine, istanbul turuna başladı mteyze. benimle gençleşiyor mu yoksa o liseden beri aynı yaşında mı kalmış, bilemiyorum. çillerine bakıyorum, yazın daha belirginler. mteyze liseden sonra ödtubilgisayarmüyendisliğine gitmiş, o zamanlar hoşlandığı çucuk orada okuyormuş zira. ilk senenin ortasında ayrıldıklarında yeniden sınava girmiş o sene ve bu sefer de ankaratıbba doğru yol alıyormuş. yine bu konuya getirdim sohbeti ve vay be dedim, bırak bir erkek için ben kendim için bile yeniden sınava girebileceğimi sanmıyorum dedim. iki defa dedim dedim. sonra düşündüm, belki de ben bu okula babamın devam filmi için geldim. PSİKANALİST OLMA MÜCADELESİ olabilir pekala filmin adı. veya İSTANBUL'A AİT... veya HOW TO DISAPPEAR YOURSELF COMPLETELY (AND NEVER BE FOUND) evet ben bu son film ismini sevdim. belki bir ara mteyze ile gideriz izlemeye.
arabasını sarıyer'de deniz kenarında bir yerde durdurdu. salep içtik. dilimi yaktım. babamla mteyze evlenseydi neler oldu diye düşündüm. slim sigarasını yaktı. sigaraya da zaten zam gelmişti. bana uzattı, yok sağol dedim. eve dönelim üşüdüm dedim. balık yeseydik dedi. bu kadar uzaklaşmak iyi oldu derken bugün okulum olduğunu anımsadım. hay allah. arabada dönerken mteyzemi anlatan bir yazı yazmayı düşünüyordum. eve geldim. anneyi aradım. cenazedeyiz dedi. hteyzem ölmüş. öğlen içime doğmuştu diyemedim. kapattım.

28.12.09

Öykülerim vardı, kırıklardı belki yarımlardı belki gariplerdi belki sonları yoktu ama varlardı, peki nereye gittiler?
Hayır her şeyi yazmak istiyorum. Ağzından çıkanlara anlam veremiyorum.
Hayır her şeyi yazmak istiyorum. Ağzından çıkanlara anlam yüklüyorum.

Filmdekinden bahseden yok, ama sence “Konuşarak anlaşabilecek miyiz?” Kelimeler köprüler kuruyor, farkında mısın. Ben bir mum tutuyorum elimde. Aralık geçiyor. Aralıklardan geçiyoruz. Şarkılar birbirine karışıyor. Oğlan renkli bir dünya boyamış, sonra bir ev boyadım sana.

fotoğraf: mert şahbaz harika bi' insandır.

10.12.09

"Zaman basıp kanayan yarana.." diyen Sertab Erener
kadını, ne kadar doğru demişsin öyle. Bana bunu düşündüren
ise aylar önce Pınar'ın söylediği bir söze yeniden denk
gelmem: Passing time takes too much time.

Artık daha doğru düşünebiliyorum o zamanlar hakkında. İyi
ki Pınar'ı dinlemişim diyorum. Bir ara tüm inancım
"Zamanı gelince açılacak konular"a dairdi. Oysa artık tek
istediğim uzak olsun, o konuşmalar da olmasın. Hiçbir şey
olmasın, kimse konuşmasın. Biriktirdiğim sözlerin hepsini
buraya gelirken uçaktan attım ben. Gökyüzüne savurdum. Artık
eski ben değilim, artık "Daha kötü ne olabilir ki?" demek yok.
Kötü şeyler geçiyor. Daha kötüleri elbet geliyor.

İnsanlar haklı belki de. Ben 'gerçekten' güçlü bir insanım.
Gözlük camını temizlemek gibi değil, gözlerin ardındakileri
temizleyebilmek. Unutmak kavramına inanmıyorum, etkiyi
seyreltebiliriz belki. Belki sokakları tekin hale getirebiliriz,
aklımızın sokaklarını. Belki rüyalarımızdan kovabiliriz, kötü anları.
Belki dinlemeyiz, bazı şarkıları.

Eskiden zamanın yitirildiğini düşünürdüm heyhat, geçiyor işte.
Tek o geçiriyor gözyaşlarını, karabasanları, yaraları, anıları,
sözcükleri, insanları, mevsimleri..

Gelecekteki günlerime, olur da gerekirse diye.

24.11.09

bugün, saat 4, sirkeci


peki tüm o gözyaşları nereye gidiyor
hangi okyanus, onlarla beslenmenin ağırlığını alabilir
hangi ağaç, köklerinden kabul edebilir onu
hangi sözcükler ıslanmadı gözyaşlarının altında
hangi şemsiye korur bizi gözlerimizdeki bulutlardan
parmaklarıyla dokunuverir insanlar bulutlarımıza
ağır bir yağmur başlar
kayalar tıkar boğazımızı
kelimeler çıkamaz
inemez de!



en çok da böyle anlarda "ama.." diye açılmak ister ağız
ama.. ne
ama.. kim
ama.. neden
lakin elde var:
birbirine kenetlenen dudaklar..

peki ya tüm bu gözyaşları da gidince,
geriye ne kalıyor?


foto: aynı gün, okul, lomo.

23.11.09

.her şey çok eksik
ve neredeyse yok gibiyken.


dünya soğur, akşam serinlerken,
benim sensiz sevinecek bir şeyim yok
kılı kırk yardım,
altını üstüne
getirdim,
ve işte en gümüş
cümlem:

içimi açtım sana.
içini açmak için.
birhankeskin

kendi sözcüklerime ulaşmak için senin sözcüklerine ulaşmak veyahut senin sözcüklerine ulaşmak için kendi sözcüklerime ulaşmak aman veyahut da kader kısmet.

17.11.09

ben şimdi
konuşuyorum
şu sözcükler mesela
bir yerlerde uzayda
ulaşmasını istiyorum
((isterseniz yüksek sesle okurum))
BÜYÜK HARFLERE İHTİYACIM VAR
KAPI DELİKLERİNDEN
PERDE ARALARINDAN
GÖZBEBEKLERİNDEN
İÇERİ SIZACAK
BÜYÜK
KOCAMAN
HARFLERE
İHTİYACIM VAR
bayım
dinliyorsunuz ama
anlıyor musunuz
evet diyorsunuz ama
bekliyor musunuz
uyuyorsunuz ama
huzurlu musunuz?

3.11.09

ve:
- merhaba.

meraba. ne kadar güzel gülümsüyorsun öyle. lütfen gel gir koluma.
bana üzgün olduğundan bahsetsen bile razıyım. ama beni dinlersen
memnun olurum. ilerleyen adımlarım var. ilerleyen yıllar.
pardon daha önceden tanışmış mıydık. bana eski bir arkadaşımı anımsattın.
şu an kendisi uzaklarda. gözlerinde huzur, yanındayken içimdeki huzur,
ellerine bakıyorum: huzur, komik belki ama dişlerinde bile huzur.
isminin karşılığı huzur. üzgünüm, ben ondan sonra böyle oldum zaten.
hiçbir yer yetmez oldu. hiç kimse yetmez.. dolduramaz.. unuttaramaz..
pardon neyi? bardağı kaldırıyorum. aynadaki bana bakıyorum. aynadaki sana.
seni görebilmek istiyorum. gerçekten görmek. iç'ini görmek. gözlerinden
içeri akabilmek. nasıl böylesi hissedebiliyorum? yaptığım tüm yanlışları
arkamda bıraktım ben. yenisin sen, ben de.. kaltaksam, geçmişte. senin yanında
sadece huzur var. sakin. bir de gülümsemeler. yollar. yerlerine oturan
parçalar. gelecek zamana ait umutlar. geçmiş zaman kapalı. şimdiki zaman
ise bilinmiyor. bilmediğim zamanlar elimden bir şey gelmez. ellerim elini
tutmak istiyor. bakışlarını yakalamak istiyorum. ellerimle. onları sıkı sıkıya
tutmak ve saklamak. söyle, yapabilir miyim sence?

Ann dedi ki "Sen sormakla beklemek arasında sıkışıp kalmışsın." beklemek
aptal işidir, dedim ben de. konuşmanın başında nasılsın sorusunu "aptalım"
diye cevapladığımı nasıl da unutmuşum oysa..
kendime bulaştırdığım bir hastalık var. geceleri uykumu kemiriyor. gündüz
aklımı. ayaklarıma dolanan bir akıl yok artık, salt rüzgar.

istek listesi

- "send me your flowers, of your december"
- sabır
- beklemek erdem değil, aptallıktır cümlesinin gizli sözde öznesi
- mızıka sesi


18.10.09

annannem tiril tiril şile bezinden elbiseler giyip, öğlen 12'de hafif bir esintiyle uyanacağınız, burnunuza durmadan fesleğen kokularının geldiği bir yerde yaşıyor. ben en çok bahçede uyumayı seviyorum. zaten çoğu zaman da böyle oluyor. onunla konuşurken uykuya dalıyorum ya da bir kitap okurken ya da bir şiir yazarken..
senden ve bıraktıklarından kaçmak için buraya geldim ben. güvende olmak için. gözlerinle karşılaşmamak için. annanem, sağolsun anlayışlı kadın, ellerimi nereye koyacağımı bilemediğim şu zamanlarda gözlerini ellerime dikmiyor, herkesin aksine. ben de kolayca ellerimi birbirine vurup, duvarlara sürtüp ya da parmaklarımı çakmakla yakabiliyorum.
o ellerin suçu var, yüz haritanı biliyorlar.
bazen seda mektup yazıyor, ara sıra senin hayaletlerin üşüşüyor, çok nadir de olsa yağmur yağıyor.
beni en çok yağmur sevindiriyor.
okuduğum kitaplar ölüm, yaşam ve kararlarımız üzerine. aşk romanı okumuyorum. herkesin deli gibi "aşk"ı okuduğu şu zamanda, onu da okumuyorum. güya bu yaz mesnevi'yi okumaya başlayacaktım. hesaplarıma göre o olgunluğa bu yaz ulaşıyordum. ne oldu o zaman? ya da ne olmadı? yollar tıkalı, hiçbir yere ulaşamıyorum.
senin hayaletlerini aklımdan sökmek zor, tebrik ederim seni. bazen "gelecek güzel günler"e olan inancım kalmıyor. bazen uyuyup-uyanıp-uyuyup-uyanıp yine seni görüyorum. o çok sevdiğim değerli uyku, bana kazık atıyor. zaten gazeteler de senden yana.. okumuyorum.
bazen hayaletlerinle kavga ediyorum. söylemem gereken ama tam şurada kalmış şeyleri teker teker çarpıyorum. hiçbir zaman edepli bir kız olamadım, küfürler ediyorum. hayaletin, saçını düzeltiyor, tıpkı senin gibi. o işgüzar gülümsemenle bana vuruyor. annanem bu morluklar nerede oluştu diyor. susuyorum.
kahvaltı masasında seni robdöşambrla görüyorum. gazete okuyorsun. gözümü kapatıyorum sımsıkı. evde gözlerim kapalı yaşamaya başladım. bazen kapılara çarpıyorum, ama olsun. sana çarpmamak, bana çarpmaman.. tek istediğim bu.

yeniden tahayyül etmek istiyorum. mesela birisi var aklımda. onun yüzünü tahayyül etmek istiyorum. çizgilerine sakladığı yılları. gülümsemeyi. hüznü. deniyorum. denemeliyim.

anne telefonda neşeyle konuşuyor. burada, annanemin yanında, bu sevimli yerde, güvende olduğumu düşünüyor.
-oysa ben kendi içimde güvende değilim, diyorum.
şimşek çakıyor. hat kopuyor.



fotoğraf: bienal kafası.

13.10.09

yastığımızı ağlama duvarı, tırnaklarımızı kendimize saplamamıza
yarayan bir silah ve aklımızı kendimizi hasta etmek için kullandığımız
zamanları bilirsiniz. odanın her yanına dağılan sigara paketleri, belki
haleti ruhiyemi değiştirir umuduyla başlanıp yarım bırakılan
düzinelerce kitap ve ağrı kesiciler.. vakti gelmediği halde en kalın kazağımızı giyer,
tek üşüyen yanımız olan ayaklarımızı inatla çoraplara hapsetmeyiz.
çıplak ayaklı olmalıyız. bastığımız yeri hissetmeliyiz.
çarşafları sık sık değiştirmek gibi alışkanlıklar bu dönemde edinilir.
hatta yeni nevresim takımı alınır ki "yeni"nin kokusu başımızı döndürsün,
sorgulamadan, düşünmeden, üzülmeden, belki daha az ağlayarak uyuyalım.
bilgisayardaki binlerce şarkı arasından en ağlak olanını seçmek
şipşaklık bir iş iken, hayatımızı dört dakika ellibeş saniyelik
zaman dilimine hapsederiz bile. kalabalık hiçbir şekilde yetmez bize.
içimiz küflü, içimiz.. o kadar yalnız ve tehlikeli ki. sokaklar tekin değil, aklımızın sokakları.
bazen, farkına varmadan, iki kişilik planlar yaptığımızı görürüz
ve.. suskunluk. bekleme. suskunluk. sorgulama. suskunluk.
loop'a alınan şarkı. en son ne zaman birisine sarılmıştım? o an
kurtarıcımmışçasına. sımsıkı. bırakmak istemeyerek. en son ne zaman
birisinin yüzündeki kıvrımlara dokunmuştun? anları, anıları,
yılları öğrenmek istercesine. en son zaman kendini iyi hissetmiştin?

27.9.09

kaybolursan şarkı söyle. dönersen ıslık çal.

senin için
ıslık çalamam
ama
şarkı söyleyebilirim
parmak şıklatabilirim
dans edebilirim
şemsiyemi açabilirim
orada durabilirim
ütü getirebilirim
sobayı yakabilirim
portakal soyabilirim
içki koyabilirim
öpebilirim
kahve yapabilirim
inci küpem yok ama küpe atabilirim
çamura yatabilirim
saçımı zaten ben kesiyorum, kesebilirim
karnını tekmeleyebilirim
ritm tutabilirim
misal

2007 yılında tanıştığım mabel'in bir şiirinden esinlenerek yazılmıştı. yıl yine 2007.

22.9.09

unutmayın ki bayım
siz uykuyla zaman kaybettiğimizi düşünürken
biz rüyalarımızın en güzel yerinden
size sesleniyorduk
fısıldıyorduk adınızı
adınız
kendi adımızdan çok
içimize işlemişti
başharfimizden
başharfinize
yazılmamış mektuplar
ve yapılmamış telefon konuşmaları
ve yapılmış aptallıklar
hayır bir kere beyfendi
bizim aptallığımız bile
tam size göreydi
daha yapmadığımız
o kadar çok şey var ki
işte bu yüzden
sırf bu yüzden
uyumak bize iyi geliyor
size iyi gelmediği gibi
ve işte
size sesleniyorduk
fısıldıyorduk adınızı
mamafih
duymadınız
-derken bile-
çok da fifi.

17.9.09

In Limbo.

Bir adım atsam ileri,
ellerim arkada kalıyor
Aklım anılarda
ellerim yüzünde kalıyor
Aklım demiyor
ben diyorum. demiyorum, yağmur diyor.
Alışkanlıklarımı yırtıyorum
Aynalara bakamıyorum
Tanıdığım en tembel insan oluyorum
Sonra eşyalarımı topluyorum
duvarları söküyorum
duvarlara yazdığım ismi siliyorum
günün aydınlanmasını bekliyorum
kayboluyorum.
Eylül çok muğlak bir ay
ne adadayım, ne kıyıda..
sonra:
ben seninle uzun bir araf yaşadım
ölümlere gittim geldim diyor
hatta sonra
...
üzgünüm henüz bir adresim yok
üzgünüm henüz bir biletim yok
üzgünüm henüz cesaretim yok
üzgünüm henüz bir şiirim yok
üzgünüm.
diyor.
sonra
she left home.. she really did.

13.9.09

.what's broken can always be fixed,
and what's fixed will always be broken.



E. ile ayrılıp, hayata "dur!" komutu verdiğim zaman aralığında çok garip bir olay yaşamıştım. sebepsiz geldi aklıma, anlatayım.

süperbabam bana bir kıyak geçip uzun zamandır istediğim daireyi tutmuştu. bir çatı katındaydı bu daire. süperannem ise telefonun diğer ucundan bana şuangezmekteolduğu ülkelerden bahsedip, national geographic channel izlememe gerek kalmaksızın dünya turu yaşatıyordu bana. yine böyle zamanlardan bir gün, Ann'in hediyesi olan çerçeveleri nereye yerleştireceğime karar verirken bir telefon geldi. hiç kıramayacağım bir arkadaşımın arkadaşı olan B. özel yetenek sınavına girmek üzre kentimize arz-ı endam edecekmiş lakin kalacak yeri yokmuş ama izin verirsem bende birkaç gün kalabilir miymiş? hay hay dedim. hiç sorun etmem bu tarz şeyleri. hatta evinde kimlerin yatılı olarak kaldığını bile bilmeyen ev sahiplerine gıptayla bakarım. komün yaşamı da severim hani. bir de sanırım artık E. de olmadığına göre hayatta iyilik yapmak dışında bir amacım kalmamıştı.

B. geldi. ben aslında onu bir kız olarak bekliyordum lakin yüniseks isim azizliğine uğramıştım. ama sorun değildi yani, neticede o benim misafirimdi. bir sahil kasabasından geliyormuş, çizim yapıyormuş vesaire vesaire. İnsanları dinlemeyi severim ama o sırada aklım E.'ye takılıp kalmıştı. kaç gündür online olduğunu görmemiştim internette. ne olmuştu, nereye kaybolmuştu? elbet ses edeceği gün gelecekti. en olmadı annesine arar sorardım. ya da sormazdım. bilmiyorum, hala garip geliyor biliyor musunuz? sadece bir an'a bakıyor her şey. bir an önce o kişinin her şeyiyken, bir an sonra hayatının dışında bir yere savruluyorsunuz. kaç yaşına geldim, kaç ilişki atlattım hala alışamadım. kusura bakmayın. akıl almıyor. o iyelik ekleri nasıl bir anda kayboluyor? peki o söylenmiş sözler? en çok da fotoğrafların yok oluşu üzüyor beni. ama bunlar oluyor işte. hayat..

iyi bir ev sahibi olduğumu düşünüyorum. gece üçe kadar ay'ı ve yıldızları izleyip, öğlen 1 gibi uyanıp, akşamları da dışarıda oluyordum. B. ise ona ayardığım odasıyla şehrimizin sokakları arasında mekik dokuyordu. 24 saat sıcak suyun bulunduğu evimizin bir diğer kıyağı da kafein bağımlılığım sağolsun kahvenin daima taze olarak bulunmasıydı. kafein bağımlılığı demek de garip aslında. annem duysa çok kızar. hiçbir tür bağımlılığa inanmıyor lakin babama ne kadar bağlı olduğunu görmek beni gayet de güldürüyor hani. sahi annem gezerken falan, babam nerelerdeydi?

çok nadir konuştuk açıkçası B. ile. böyle kıvır saçlı, renkli gözlü genç bir çocuktu. hatta yaşıttık diyebilirim ama ben salağı E. sayesinde 2 kat yaşlanmış, kazayağı bölgesi kullanmalık yaşa gelmiştim bu yüzden B. ile yan yana durduğumuzda akranlık durumumuz belli olmuyordu. onun içinde bu şehre ve önündeki günlere ait sonsuz umudu vardı. bu umut mavi gözlerine de yansımıştı, pırıl pırıl bakıyorlardı. ben ise.. yorgundum. bayan doğuştan yorgun. hı bir de frijit olduğuma dair saplantılı düşüncelerim vardı o dönem -ki çok zor yıktım bu düşünceyi hani.

telefonda evimize temizliğe yemeğe gelen teyzeden yemek tarifi alıyordum. kremalı mantar çorbası yapmaya çalışıyordum zira. B. de banyodaydı. bana seslendi. Bilmemne teyzeye biraz sonra telefona döneceğimi söyledim ve banyoya gittim. Efendim dedim. Geçen gün kazara defterlerini okumuş oldum dedi utanarak. Lan koskaca defter onlar, hadi aralarında küçük olanlar da var ama nasıl bir yanlışlık bu dedim. Şu anki ruh halini anlıyorum dedi. O zaman E.'yi de anlamış olduğunu fark ettim. Onun gözünde şimdi bir eski sevgilisini unutamamış yapışkan kız oldum diye düşünürken "Ben gidiyorum bugün. Sınava sabah girdim. Sonuç ne olacak bilmiyorum. Sadece.. seni seviyorum. Bunu düşünebiliyorum. " dedi. Gözlerinin mavi ve umut dolu olduğunu söylemiştim, değil mi?
sarıldım, sımsıkı. E. giderken ona dur diyememem yerine sarıldım. babamın annemi ağlattığı zamanlarda anneme sarılamadığım gibi sarıldım. boşanmalarının yarattığı sarsıntıda ne yapacağımı bilmez hallerimde sağa sola çarpışlarımı anımsayıp sarıldım. gerçekten sarıldım. içten. içimden.
sonra çantasını aldı ve gitti.

5.9.09

eylül bir.

anneyle bir süredir düşüncelerimizi bir saksıya dolduruyoruz. üzerini toprakla örtüyoruz. sonra anne arkasını döndüğünde ben suyu döküyorum toprağa. saksıdaki çiçeği çok sularsan, köklerinden oksijen alamaz ve ölür. bu biyolojik bir gerçek ve lise mezunu her insanın bilmesi gerek aslında. düşüncelerimizi, aklımızdaki hastalıklı fikirleri öldürmeye çalışıyorum. bu olayda annenin görevi arkasını dönüp, olan biteni görme-miş gibi yapmak. biz ailece çok temiziz, çok harika insanlarız. onun görevi insanları buna inandırmak.
çiçeklerimiz soluyor.
düşüncelerimiz sönüyor.
gün geçtikçe, gün battıkça, gün aydınlandıkça
yeni şeyler oluyor
gerçekten de "beş dakkada değişir bütün işler"
çiçeklerimiz soluyor
düşüncelerimiz sönüyor
gözyaşlarımız kuruyor
günler geçiyor
günler yaklaşıyor
saksılarımızı kediler kırıyor
şarkılar geçiyor
eylül 1 diyor
istanbul'a yağmur düşüyor
sonrası çekimli eylemler ve
francophone olma çabası:

pour rester auprés de toi, je voudrais étre le réve.

10.8.09

büyüklerimizin elimize kitaplar tutuşturduğu okul dönemiydi, bilirsiniz her şey birisinin size sosyalizmin alfabesi'ni vermesiyle başlar. karşılıklı pek çok paragrafı tartışırsınız. dizeleri tartışırsınız. her yeni pazartesi, yeni kitap demektir. bazen haftaiçine bile dağılabilir günler. kitabı hızlı okuyan birisiyseniz.
sözlükler açılır bir yanda. öteki yanda cebirsel işlemler. kafanı kaşımaya vaktinin olduğu tek anda şeker renkli sol yayınlarına koşarsın. sonra kafanı kaşı.
aylar ayları kovalar. seçimler geçer. oy kullanacak yaşta falan da değilsindir hem. tartıştığınız türkiye gündemi, kürt sorunları, sırf bu uğurda bitirilen kalınkalın hasan cemal kitapları, değişik gazetelerden köşeyazıları, araya birkaç satır ahmed arif, sigara değil cigara demek, o küçücük yaşta mahpus kavramıyla yoğrulmak, örgüt evleri, sevdiğin adamla eylemlerde biraraya gelmeler, sevdiğin adamın yanında bıçak taşıyan birisi olması, ama olsun kalbi solda atıyor demeler, sineye çekmeler, içindeki o gençlik heyecanı, bitmeyen konuşmalar, bir yere varmayan tartışmalar, biraraya gelince ahmet kaya dinlemeler, havada uçuşan nazım hikmet dizeleri, sağcısı, solcusu, dincisi, ateisti, peki ya özleyen yok mu eskileri? adlarınız deniz'di bazen. bazen özgür. bazen ulaş. erdal. mahir koyucam oğlumun adını derdi s. gülümserdim. gülümserdik hep birlikte.

4.8.09

okuması için p'ye, okuyup unutması için x'e, ders çıkarması için gelmemiş günlerimize.



beklemem öğütlendiğinde bekledim. sevmemi öğütlemelerine gerek yoktu zira aşıktım. güvenmem öğütlendiğinde duraksadım. sevgi ve güven farklı şeylerdi. birbirlerinden güç alır, birbirlerine gereksinim duyar lakin birarada bulunmaları bir yasa ile belirlenmemiştir. durmam öğütlendiğinde kulak asmadım, inandığım şeyler vardı, sen gibi. unutmam öğütlendiğinde tamam dedim, hak ediyorum bunu, unutacağım. susmam öğütlendi, eyvallah dedim. susarım. severken bile sustum çünkü ben. her şey rüyadaymışçasına kadar inanılmazken bile sustum ben. gökyüzündeydim, sustum. her şey çirkinleşmeye başladığında sustum. giderken sustum. gelirken sustuğum gibi. kelimeler dönüyordu kafamda. evet, hayır, asla, bilmiyorum, ya da, ama, öyleyse, peki.. susuyordum. sabretmem öğütlendiğinde gülümsedim. "anlamını azalt" dediklerinde.. durdum. yapamam ki bunu. o günkü mutluluğumu sen biliyorsun. gözlerimdeki hani. gülümsememi. heyecanımı. olmaz ki bu. gözlerinin anlamını nasıl eksilteyim peki? ya sözlerinin? sözlerimin? anıların? anların? yazılmış sözcüklerin? söylesene, bir gün mutlaka konusu açılacak mı ileride? gerçekten.. o gün gelecek mi? zira ağır geliyor bunlar. biliyorsun..

28.7.09

dün gibi açık her şey. gün gibi de ortada.


temizlemeliyim her şeyi: oturduğun yatak. içtiğin su bardağı. kapı kulpları, pencere pervazı. balkonun demirleri. tren biletleri. posterler. kitaplıktaki kitapların yarıdan fazlası. kitap ayracı olarak kullandığım pena. masanın üzerindeki kağıt yığını. fotoğraf makinesinin objektifi. yastığımın ucundaki ıvır zıvırlar. bir sandalyenin üzerine atılmış olan tişört. bir gazete. bilgisayar klavyesi. eski bir not defteri. ve içindeki kelimeler. sehpanın üzerindeki cüzdan. dilimlenmiş bir elma. kieslowski'nin mavi-kırmızı-beyaz üçlemesi dvdsi. ay'ın aydınlık yüzü. senin karanlık yüzün. kırmızı kalem. oturduğumuz masa. masanın altına düşürdüğün kek parçası. banyodaki havlu. gidiş tarihimi işaretlediğim takvim. senin nefesin. yastık kılıfı. çarşaf. biriktirdiğim mektup zarfları. bir matematik kitabı. doğum günü hediyesi olarak yaptığın resim. mevsimsiz papatyalar. uzay-zaman boşluğuna dağılmış seslerimiz. kahkahalarımız. suçlamalarımız. itiraflarımız. yüzündeki ellerim. cam parçalarıyla dolu ağzım.


gözlerimin ardındakiler.. zihnimdekiler.. her şey temizlenmeli. her şey unutulmalı. hiçbir şey yaşanmadı.


kendime not: fotoğraf makinesinin içindeki filmi yak.



19.7.09

Mi Mismo,
Nasıl mısın, iyi misin? Geçen gün telefonda konuşurken sesin çok kötü geliyordu. Senin için endişelenmem gerekiyor mu gerekmiyor mu kestiremedim de aslında. Çünkü sana güvenim tam. Bir saat sonra gülümseyeceğinden eminim.. gibiyim.
Mektubunun telefon konuşmamızın ertesi günü elime ulaşması PTT'yi hala ve hala inatla kullanan ikimizin arasındaki bağın kilometreleri umursamadığını gösterir. Şair burada biz ikimiz çok bağlı bir şeyiz demek istiyor. Velhasıl geçen ayları, yılları da düşünürsen haksız sayılmaz bu şair.

Sana "Ben demiştim!" diye yaklaşanlardan olmayacağım, asla da olamam. Çünkü sen benim miroir'ımsın. Yıllar önce tanıdığım bir adam, kadının özüne bağlı olanı makbuldür demişti. Öz dediğimiz şey, kök işte, ne empati tanır ne sevgi ne de emek.. Ben senin öz'ünü biliyorum, küçük hanım. Söyleyeyim mi? Bir gelincik tarlasında.. Gelincikleri bilirsin, narindirler, çiçekleri hemen kopabilir, dikkat etmelidir. Hatta harika da bir oyuna yarar bu gelincikler: Gelinciği ters çevirip, toplu iğne ucu geçirirsen gelin olur, gelinciğin çiçeklerini koparırsan damat.. Bunları okuyunca güleceksin biliyorum, benim aklımın her köşesine evliliğin sinmiş olduğunu düşüneceksin. Doğru belki de. Böyle büyüdüğümü inkar edemem. Sen de kendini inkar etme.. ve insanların öz'lerini değiştiremeyeceğini..

Aslında yıllardır yaptığın da bu: İnsanları şekillendirmeyi seviyorsun. Hayatının önemli yaşlarını atlatıp da belirli bir dönemine gelmiş her "erişkin" buna karşı çıkar ama sen hayatı kendi kurallarını koyduğun bir evcilik oyunu olarak görmeye devam ediyorsun. Belki de hayatta hiç "bir şey"i gerçekten kaybetmediğin içindir. Üzülmediğin içindir. Bazen neyi düşünüyorum biliyor musun? Sen ve senin gibi insanlar için sevinç, üzüntü, aşk, nefret.. giyilecek kıyafet gibidir. Dolabını açarsın o gün ve bu hisse bürünmeye karar verirsin. Hayat bir tiyatro sahnesidir zırvasını söylemek istemiyorum ama laflarım dolaylı olarak oraya varıyor. Neyse, biliyorum ki bir gün ta içinden gelen bir şeyler hissedeceksin. İşte o zaman.. Her şeyi göze alabileceksin. Bir daha hislere bürünmeye ihtiyacın kalmayacak. Zaten bir daha eski sen de olmayacaksın.

Şu an, tam şu an, benim ne zaman eski ben'i yitirdiğimi düşünüp, net bir tarih bulmaya çalışıyorsun. Ben sana söyleyeyim hemen de yorulma: Beklentilerimi kaybettiğimde.. Sana bunu tavsiye etmiyorum çünkü hayatın bizatihi o kadar garip bir şey ki bunu sana istesen de istemesen de yaşatıyor. Hem de öyle bir yaşatıyor ki bir daha toparlanamazsın, ayağa kalkamazsın gibi geliyor başta. Bir daha kimseye güvenemezsin, kimseyi sevemezsin gibi geliyor. Ama sonra ne oluyor biliyor musun? Zaman'a sığınıyorsun. Susmaya sığınıyorsun. Susup da bir yaş daha büyümeye.. Bu bir erdem, biliyorsun.

Sana ne zaman bir şeyler yazsam böyle ucu bucağını kestiremediğim bir şeye dönüşüyor. Asıl amacım daha yenilerde okumayı bitirdiğim bir kitaptan alıntılar yapıp, seni neşelendirmekti. Hala amacımı gerçekleştirme umudundayım.
Kendini tartıp, balçıklardan kurtulmalısın. Sonra bıraktığı izlerden kurtul.. Buralara da yolun düşerse haber et, görmeni istediğim harika bir cafe keşfettim. Bir kahve içeriz. Konuşuruz. Hep yaptığımız bu zaten.

Sakinlik, huzur ve benzeri güzellikleri diliyorum Mi Mismo. Sakın unutma ki: Passing time takes too much time.
Zaman'ın ne menem bir şey olduğunu bir kez daha anlayacağız sanırım. :)


İmza: Beş harfle başladığım hayattaki baş harfim.




1

sahilde otuyorlar. biraz ilerideki çocukları izliyorlar. deniz o kadar dingin ki insanın burada huzuru bulmaması imkansız. kadınla adam aynı şezlongta oturuyorlar. adam ileriye bakıyor. kadın arkasında oturuyor adamın. sarılmış adama, göbeğine sarılmış. ben daha bir erkeğin göbeğine bu kadar sevgiyle sarılan bir kadın da görmedim. sen gördün mü? ben aslında öyleydim çünkü. baksaydın..

2

kitabın içerisinden çıkan ayracı görür görmez ağlamaya başlamıştı.

3

(...)
kadın durdu birden ve:
- ben seni aylarca beklemeye hazırdım ama sen bekleyemedin, dedi. adamın yüzü.. (...)

4

insan sabit bir şeylere inanmak istiyor. her an değişen ve ne yapacağını kestiremediği bir şeye değil. inancın devamında ise güven geliyor.

5

(...) düşgücüyle deliliği iç içe. deliliği tedavi edilseydi düşgücünü de yitirirdi. (...)

6

the vague and dreamlike world, without love, or heart, or passion, or sex, is the world i really care about and find interesting.

7

- bazen, ilk fırsatta bir araya gelsek ne hoş olurdu diye düşünüyorum. bir şeyler yazayım diyorum. sonra unutuyorum. (...) bir de çok farklı ve güzel bir adın vardı. bir gün söylerim belki diyordum. unuttum sanırım.

8

eski eşimden ayrıldıktan sonra güzel anıları nereye koyacağım konusunda zorlanmıştım en çok. evdeki eşyaları paylaşmıştık ve ben bende kalan eşyaları atmıştım bile. ama anılar ve anlar.. atılmıyor. insanın tam içinde bir yerlerde kalıyor. kavgalarımızı ve ona yabancılaştığım anları zar zor anımsıyorum oysa sevgi dolu anlar hep var. bir odada kalıyor, bir durakta, bir cevapta, bir gülümsede. böyle bir anda insan tam da şöyle yapıyor:

9

(Mi Mismo, işte bu da senin öykün.)



16.7.09

bir şey hoşuna gittiğinde gülümserdi.
gülümsediğinde dünyada bir beyaz delik açılırdı.
ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım
.

birhan keskin

3.7.09

tık tık..

kapıyı açmalar. şaşırmacalar. suratlardaki ani gülümseme. gözlerin içindeki merak. belki bir fotoğraf. çıkırt. bugün bizim günümüz. bir anı olmalı, değil mi? kapıyı kapatmacalar. apartman kapısının önünde atılan bir kahkaha. belki ironi. hızlı adımlarla aşılan kaldırımlar. merakla süslü gülümsemeler. o an'ın gerçek olup olmadığını sorgulamalar. ama kime? ama kime? başımız üzerindeki güneş. harika bir deniz kokusu. mmm. anlatsana kendini. anlatayım kendimi. merhaba ben 17 yaşında bir ev kedisiyim, ya sen? işte bu cümlede sıra sana geçiyor, sakın unutma! atılan hızlı adımlar. sonra birden oturmaca. bir masa. bir ucu ben, bir ucu sen. konuşmalar. şaşkınlıklar. merakla beklenen o gülümseyi görebilme. konuşabilme. yeri gelince söylenen terimlerin birini bile anlayamamam. yeri gelince hissettiklerimin birini bile hissetmemen. akıp giden bir şehir. akıp giden saatler. belki de gelip bir yerlere tıkanan konuşmalar. belki de dinmeyen kahkahalar. üzülmeler. şaşırmalar. peki ya mutluluklar? merhaba, tanıştığıma o kadar memnunum ki anlatamam.

2.7.09

"you know what's wrong with you, miss whoever-you-are? you're chicken, you've got no guts. you're afraid to stick out your chin and say, "okay, life's a fact, people do fall in love, people do belong to each other, because that's the only chance anybody's got for real happiness." you call yourself a free spirit, a "wild thing," and you're terrified somebody's gonna stick you in a cage. well baby, you're already in that cage. you built it yourself. and it's not bounded in the west by tulip, texas, or in the east by somali-land. it's wherever you go. because no matter where you run, you just end up running into yourself."


teşekkür ederim paul amca. ağzıma da sıçtın hani.

29.6.09

içinde değişik çokluklarda sevdiğim pek çok insanın bulunduğu bir servis aracındayız. hani sabahları bizi işyerlerimize götüren araçlardan.. aracın en arkası dört kişilik falan olur genelde. ama sadece üç kişi oturuyoruz. sen, ben ve adını söylemek istemediğim bir arkadaşın.. sen ve arkadaşın yan yana oturup, "ciddi" konuşuyorsunuz. ben ise tek kişilik vücudumu, iki kişilik yere yaymışım. bir yerlere gidiyoruz. kafamız güzel, müzik güzel, hava güzel, sen güzel, ben güzel.
bol bir kot pantolon giymişim, paçalarını kıvırmışım. ayak bileklerimi inceliyorum. başım senin kucağında. sonra gözlerimi senin çenene dikiyorum. hareket halinde. adem elmana takılıyor gözüm. sonra ağzına. sesini duymuyorum nedense. ağzın açılıp kapanıyor ama. sonra duruyor ve birden kenarlarında kıvrım beliriyor. dişlerin çıkıyor ortaya. ben seni seviyorum. sonra avcuma alıyorum çeneni. parmaklarımla ağzının kenarına dokunuyorum. ben seni seviyorum. iş-güç-meşgale dertlerinden kurtulmak amacıyla çıktığımız bu yolda, yol boyu şu arkadaşınla konuşmana göz yumamam. hemen ayağa kalkıp, aracın ön tarafına ilerliyorum. pek çok engel aşmam gerekiyor. sevgili çiftleri mesela. ahaha. duralım şurada diyorum y'ye. y sever beni. kırmaz, kırmadı. devamında denize ulaşan bir papatya tarlasının önündeyiz. müziği açıyorum. kafamız güzel. müzik güzel. sen güzel. hayır, ben güzel değil. dans ediyoruz herkes gibi. günbatımı oluyor hatta bu esnada. biz hala dans ediyoruz. hemen aşağımızda papatyalar. ama onları ezmiyoruz.. asla.
o harika günü hatırlıyorsun, değil mi? çünkü ben o harika gün geldiğinde hatırlamış olacağım ve bağıracağım: je suis trop bourree pour baiser!






24.6.09

hasta-ne.

bu kadar hasta insan arasında durup düşünüyor insan. şükretmek böyle anlar için bulunmuş. saat sekizbuçuk. çevremde herkes hasta. sterilize edilmiş metal kokusu sinmiş buraya. burası bir hastane. bu hastane kapısında nice kocaman adam küçüldü, ufaldı. nice güçlü kadın gözyaşına boğuldu. ve nice.. ölü.

karşı banktaki erkek çocuğu ağlıyor. "bir ameliyat daha mı? hayır!" diyor. simsiyah giyinmiş bir kadın yürüyor. gözlerinin ışığı sönmüş. gözlerin ışığı ne zaman söner, biliyor musunuz? matlaşır böyle. cam gibidir, her an ağlayabilir. ama sanki bir daha hiç ağlayamayacak gibidir.

banktaki çocuk kalktı. bacakları protez, yeni fark ediyorum. yürümekte zorlanıyor. adamın biri sigarasını yaktı. dumanla beraber aklındakileri de uzaklaştırıyor ağzından adeta.. uzun bir duman. uzun bir of. yapılan telefon konuşmaları tedirgin, çaresiz. insanlar kime kızacaklarını bilmiyorlar. çok ikiyüzlüler aslında. böyle anlarda yukarıdakine kızıp, yine ona sığınırız.

gözümü kapatıyorum. hastane kokusu.. ben birbuçuk yaşımdan beri bu kokunun içindeyim.
gözümü kapattım. kulağımda protezli çocuğun yürüyememe sesi..
kendime söz verdim, ikiyüzlü olmayacağım.

16.6.09

sabah
gözlerini deviriyor. anlamamazlığa vuruyor. biz böyle hiçbir yere varamayız güzelim diyorum. bazen gerçekten bokpüsür bir samimiyet sarar beni. gülüm derim, güzelim derim, bebeyim derim. yumşakge olmaksızın derim ama. çok farklı şeylerden bahsediyoruz diyorum. ne gibi diyor. bak mesela. gözlerini kapatıyorum ellerimle. beni görüyor musun diyorum. hayır diyor. şimdi sana bir alıntı yapacağım diyorum. "onun içini görmek için bir an gözlerimi kapattım. sıcak, rahat ve doğaldı." kim demiş diye sordu. anais nin dedim. beni anladığından emin bile değilim. boşver dedim.

öğlen
gözü parmağımdaki yüzüğe takılıyor. ilginçmiş diyor. canını sıktı bu yüzük, anlıyorum. normalde bir açıklama yapabilirim ki çok basit bir açıklaması var zaten ama bunu canım şu an hiç istemiyor. bu yüzden bu alyansı daha da gözüne sokarcasına "hım, teşekkürler" diyorum. acıktın mı diyor. hayır acıkmam ben diyorum. o acıkmış ama. onun dünyası yemek. benimse sadece uykuya ihtiyacım var.

akşam
bu şarkıyı kaçıncı dinleyişin diyor. bilmiyorum diyorum. çok mutlu bir şarkı bu ama ben mutlu değilim, sanırım mutlu olmak istiyorum diyorum. duymuyor. bağırıyorum. mutlu olmaAaAaAaAaAak! dönüp bana bakıyor. bekliyorum diyor. neyi-kimi-nasıl bekliyorsun diyorum. beklemek çok boktan bir şey. çok zor. çok canını yakıyor insanın. cidden. bekliyorum. bir nefesi bekliyorum. bir sesi. bekliyorum. bekliyorsun. bekliyoruz. beklemek. bayiinizden ısrarla isteyin.

14.6.09

cep.
















zamanı gelince kullanmak üzere sözcükler biriktiriyorum cebimde
bol iyelik ekli,
böyle fransızcasından ispanyolcasına kadar..
her şeyi içeren ama sadece seni anlatan,
benim dilimde..
ceplerimde daha başka,
sokaklar biriktiyorum
mevsimler..
yağmur biriktiremedim pek, kusura bakma
burası yazlar sıcak ve kurak
kışlar ılık ve yağışlı bir akdeniz şehri.
ve yaz geldi.
yemekler biriktiriyorum
benim sana hazırladığım, seninse bana..
fısıltılar var biraz da
sadece senin kulağına ulaşacak fısıltılar
ve bir hikaye var
anlatırsam gerçekleşmez diye korktuğum.. içimde.
cebimde sözcüklerim var
aklımda sözcüklerin..
hepsine gözüm gibi bakıyorum
zamanı gelince kullanmak üzere

29.5.09

"beklemek canımı yakıyor" dediğinde yüzümde bir gülümseme oldu. ortada komik veya hoş bir şey yok. sadece "seni anlıyorum" gülümsemesi bu. karşımda olsan, görürdün bunu. yanımda olsan demiyorum, çünkü hep yanımdasın.
kendim için bir şey dilediğimde hemen sen de geliveriyorsun aklıma. bir tane de sana diliyorum. bir şarkı dinlediğimde, en beklenmedik kelimeden sen fırlıyorsun. en kısa zamanda dinletmeliyim bunu ona diyorum. bir yazı yazdığımda, bakıyorum senin için de yazmışım o yazıyı. buraya bahar geldiğinde [ki oralar hala kıştı] güneşe senin için de bakıyorum. baharı senin adına da karşılıyorum. bir şiir okuyorum. sonra altında "birhan keskin" ibaresini görüyorum. gülümsüyorum. birkaç sene evvelki yazılarını okuyorum. şu sıralar taktığım bir şarkıya sen de takıkmışsın anlaşılan bir zamanlar.
kahvemi yudumluyorum. gözüm sokakta.
o gelecek gelse de seninle karşılıklı kahvelerimizi içerken, ertelediğimiz düzinelerce konuyu konuşsak..

sonra bambaşka bir hayal beliriyor.
sen, ben, kedi.
bir yaz öğleni.

26.5.09

"..
şimdi ben ne zaman gülsem

ne zaman yılları ve dakikaları saymak istesem
ne zaman dans etsem
seni de yerleştiriyorum o anın bir kenarına
sakın meraklanma
senin için gülümsüyorum bu sabah
senin için uyuyorum bu gece
ve seni görüyorum rüyamda...

merhaba!"

20.5.09

ülser.

komşumun tek bir derdi var. buna bulduğu çözüm ise konuşmak. diyorum ki ona "konuşma bu kadar". kızıyorum. kelimeleri öylesine harcıyor ki. cümlelerinin nereye ulaşacağını, kime dokunacağını umursamaksızın konuşuyor ve beni korkutuyor.
sus diyorum.
seviyorum diyor.
ben de seviyorum diyorum, ama içimden.
bağırıyor.
boşuna bağırıyorsun, duy-mu-yor diyorum.
seni duydular mı yoksa diyor. bir kaşını yukarıya kaldırıyor.
hayır diyorum. ben fısıldıyorum sadece.
rüzgar, işine gelince fısıltıları taşır kulaklara. farkındayım. ama o taşımasın, fısıldayan "ben" olmak istiyorum. o şurada olsun ve sadece dinlemek isterse duysun beni.
saçma dedi.
kıçını yırtmaya devam et o zaman dedim.
dolaptan hap kutumu çıkardım. bu gencecik yaşımda ülser de olmuştum.

2.5.09

mutfak.

gece, bir ara, mutfağa gidiyorum. annen de uyumamış. beraber süt içerken senin hakkında konuşuyoruz. çocukluğunu anlattıyorum annene. ikimiz de farklı şekillerde ama sayısız çokluklarda seviyoruz seni. sen ise ikimizi de görmüyorsun. annen odasına gittikten birkaç dakika sonra sen geliyorsun mutfağa. uyku mahmurluğu da her hal ve şart gibi yakışıyor sana. balkona çıkıyoruz. ay'a bakıyoruz. çok huzurlu bir an şu an. çünkü seninleyim.. rüyadan farksız.

21.4.09

sen daima çekip gitmek, kendini yıkmak ve yeniden yoğurmak peşindesin. deli gibi sigara içiyorsun. akşamları tütün kokuyor saçların. attı mı tepenin tası, karardı mı ruhunun pusulası, gitmek istiyorsun, sadece gitmek, çok uzaklara. bugünden düne tek bir şey söyleyeceğim sana. gerisi boş çünkü. yaşaman gereken her şeyi sen nasıl olsa yaşayacaksın. sırasıyla. hatalarınla sevaplarınla. ama bir şey var ki, ne olur tut hatırında. dursun aklının bir köşesinde, kıyısında.
sakın bu kadar ciddiye alma şu anda yaşadığın aşklarını. çektiğin çekeceğin her ne aşk yarası varsa, rüzgara ver. alsın götürsün esen yel.

~ elif şafak

10.4.09

genel kanının aksine insanın ikizinin olması o kadar da güzel değil. o olmasa dünyada tek olacaktın belki. ama o var. alo, bencillik konuşuyor. biz de ikizler olarak farklılaşmaya çalıştık. o neye burnunu soktuysa ben uzak durdum. bilerek veya çoğu an bilmeyerek.
merhaba ben "de". o da "me".

me, çok düzensiz. kullandığı ilaçlar onu öldürüyor, bunu görebiliyorum. ışığını söndürüyor onun. oysa harika bir gülüşü vardır. aynısı bende de olmasına rağmen o kadar etkileyici olmaz asla. harika parmakları vardır. uzun. benim parmaklarım da uzun ama piyano tuşlarında dans edercesine dolanan parmaklar onunkiler. dağınıktır ama. özensizdir bir de. ona göre hiçbir şeyin değeri yoktur. eşyalar gelip geçicidir onun gözünde. insanlar bile. hatta hayat da. neden böyle olduk, bilmiyorum. oysa belki de sadece on sene önce aynıydık. çünkü ikizdik. şimdi o evde bile değil. annem ağlıyor. odasına giremiyorum. nefes alamıyorum. rüyalarımda sık sık boğuluyorum.

-me, aç kapıyı. me? me? of!
uyuyordum. rüyamda sevdiğim adamı görüyordum hatta. ama birden bu ses sızıverdi rüyama. annemin sesi. evdeki sesler zaten şunlar ancak: kapı sesi, kedi sesi, anne sesi, me sesi, de sesi, havada uçuşan fransızca sözcükler..
birkaç saniyeliğine gözlerimi kırpıştırıyorum.
en son hatırladığım şey me ile annemin kavgası. me ilaçlarını almıyor. ilaçlara inanmıyor. eskiden yukarıdakine ve kendine inanırdı ama bunlar da gitti. oysa şu an bir dilim pastaya bile inanabilecek kadar aç, biliyorum.
annemin sesini dinliyorum. me'nin yastık kılıfını değiştirmeye gelmiş, bunu anlıyorum. evet, gecenin onikisinde yastık kılıfı değiştiren bir annem var. sorumluluk sahibi insanın haline bakar mısınız? me uyuyor diye karar vermiş olmalı annem en sonunda ki odasına dönüyor.
ama bizim evde geceleri kapılar kilitlenmez ki.
gözümü kapatıyorum. rüyama kalan yerden devam etmek istiyorum ve..
nefes alamıyorum
nefes alamıyorum
nefes alamıyorum
-me, aç kapıyı! aç! anne!
kapı açılmıyor ama.
kapının öteki tarafında çok kötü şeyler oluyor, biliyorum.
gürültüme gelen annem, bahçeye çıkıp me'ye odasının penceresinden seslenmeye karar veriyor.
nefes alamıyorum me.

me o gün ilk intihar girişiminde bulundu. daha onaltı yaşındaydı. ben de. gece nefes alamamam onu kurtarmamızı sağlamıştı. ama.. sonra daha berbat bir süreç başladı. me hep ilaçlarla ayaktaydı. ışıltısı tamamen sönmüştü. neresinin ağrıdığı hakkında tek bir fikri yoktu çünkü tamamıyla çürüktü.

çok değil, on sene önce aynı çocuklardık. tıpatıp aynıydık çünkü ikizdik. birbirimize dikilmiş gibi, tek kişiydik. büyümek demek, bencilleşmek, alametifarika yaratmak kendine demek. büyümeye karar verdiğimiz gün sökmeye başladık me ile ipleri. oysa o vakte dek ikimizin toplamı 1 idi. bir gün, aniden, nasıl olur da 1+1=2 eşitliğine bürünecektik.
tökezledik. me daha fazla tökezledi. o tökezledikçe ben korktum. o tökezledikçe ben şaşırdım. ve uzaklaştım. me artık bizimle değil. ama yaşıyor, biliyorum. ama ölmeyi deniyor, biliyorum. ara sıra boğuluyorum çünkü. ama yaşıyor. sınırda. onu görürseniz, bana haber verir misiniz? zira aynı bana benziyor. ikiziz. aynı..

25.3.09

a'dan z'ye

a. her zaman bilir. her zaman çok bilir. bencil ve düşüncesizdir fakat. odaklandığı şey kendisi ve aklındakilerdir. gidip sarılsanız bile kollarını kaldırıp size sarılmayacak. sanki..

b. geçmişe gömülüp kalır. çıkarana aşk olsun! sevdiği zaman tam sever. ceplerini boşaltır, aklını boşaltır, kalbini boşaltır ve "o"nunla doldurur tüm bu boşlukları.

c. dünyaya aldırdığı yok aslında. her şeyden önce paşa gönlü gelir. midesine çok düşkündür. affedersiniz ama biraz da odundur.

d. güçlü bir kişiliği yoktur. gerçekler ağır geldiğinde ya hayal dünyasına ya da psikiyatristine sarılır. beklemediği anlarda beklemediği acımazsızlık ve güç geldiği zamanlar da olur. aramaya inanır.

e. yalanı çok sever. tut ki onu sevdiniz, "yalansan yalanı severim elimde değil" diye çığırırken bulabilirsiniz kendinizi. çok severler, çok da plan yapar.

f. görmemek için halının altına ittiği sorunlar gözardı edilemeyecek kadar büyüyene kadar iyidir. hiç altta kalmaz. çuvaldızı kendisine de batırmaz asla.

g. en sorunsuz anlarında bile kendisine çıkaracak bir sorunu vardır. "aman cool olayım" amacıyla günün 2 saatini buzdolabında geçirdiğini düşünüyorum.

h. kendisi hakkında durmadan konuşur. asla dinlemez, asla. asabidir. veya harika bir dinleyicidir. sakin, huzur veren, peygamber gibi her halinde iyi bir insan.

i. kendisini vazgeçilmez, the best filan görse de içine baktığınızda tırt çıkar. gösterişi ve pohpohlanmayı sever. tutarlı bir kişiliği yoktur.

k. hedeflerine tamamen odaklanmıştır. insan ilişkilerinde pek gelişkin olmasa da bunu sorun edecek son insan o.

l. sessiz ve gözlemcidir.

m. alın bir tane daha bilgiç! ama haklı bir bilgiçlik ondaki. bir konu hakkında konuşuyorsa, bilmelisiniz ki o konuya cidden hakim ve kendine güveniyordur. dağınıktır ve insanlar onu şaşırtır.

n. analitik düşünür. düzenli ve titizdir. çok güzel empati kurar. gücün ve inancın kalmadığında tutunabileceğin bir insan.

o. idealist ve bu yüzden toplumda yalnız kalmayı göze alacak kadar da inat. çok konuşur. yaşlandığı görülmemiştir.

ö. -mış gibi yapmakta üstüne yok. göz boyamayı çok sever.

p. çok düşünür, ince düşünür. bazen sizin yerinize bile düşünür ve hisseder sanki.

r. her şeyi var. her şeye sahip. akıl, sağlık, zeka, görünüm, güven.. insan bazen "is it real?" diye dokunup anlamak istemiyor değil.

s. kendini hatırlatmayı, özletmeyi ve insanlarda kalmayı çok sever.

t. gövde gösterisine bayılan yarım kafalının biri.

u. asla büyümeyecek. insanların kalbini oyuncak sanacak kadar çocuk. kör. ilgi delisidir. eğlence peşinde koşar.

y. iyi niyetli, yardımsever ve bilumum harika sıfat sahibi. rahat biri bir de. stres filan uzak ona. aile büyüklerine de saygılıdır.

z. eksik yönlerini ustaca kapatabilir. öyle ki ona baktığınızda mükemmel bir insan gördüğünüzü sanabilirsiniz.

20.3.09

beaucoup.


şimdi şöyle düşünelim ki bilmediğimiz bir yerde "beaucoup" adını verdiğimiz insanımsı kişiler yaşıyor. ister peri de, ister melek, bence ikisi de değil. şahsen benim şu ara meleklere de güvenim kalmadı. yıllardır melek orijinli olarak bildiğim şeytanın aslen bir cin olduğunu söyledi din hocası geçende. ne yani bu, güncellenmiş baskıda mı böyle yazıyor? tutarsızlık, tutarsızlık, tutarsızlık. önüm, arkam, sağım, solum, sobe!

beaucoup'ların evlerinin çatısı yoktur. zira gökyüzü onların kaçış noktası. ama pencereleri illa ki var. pencereleri gökyüzünde onların. en büyük zenginlik ve sahip olma gücü bu olsa gerek. bahçelerinin yemyeşil olduğu bir mevsim var hep. evler var, binalar. ama soğuk-gri binalar değil bunlar. kapıdan içeri giriyorsunuz, eve. minimalist bir düzen hakim. küçük bir merdivenle üst kata bağlanıyor ev. üst katta yatak odaları. çatı yok. her birinde en fazla on dairenin olduğu bu binalar var sokaklarda. asfalt yok. geniş betondan oluşmuş yollar var. genelde bisiklet sürüyor çocuklar. ve bisikletten düştüklerinde, beton pek çok yerlerini acımasızca çiziyor. bu beton yolu takip edip yokuştan indiğinde ise sahil var. denizi ahım şahım değil ama bir mavilik var, anlatabiliyor muyum. bir ev var mesela. düz ayak bir ev bu, iki katlı değil. evin arka bahçesinde hamak var, masa, sandalye, ağaçlar. kediler var, bir dolu kedi. o bahçede ne vakit yemek yense, kediler es geçilmez.
sahile iniyoruz. bir köpek de peşimizden geliyor.
evin bahçesindeyiz. hamağa uzanmışım. tepemdeki ağacın yapraklarının izin verdiği kadar güneş ışığı doluyor yüzüme.
yukarı kata çıkıyorum. yanımda sarı saçlı bir kız çocuğu. bir şarkı var dilimde, belki sertab erener.
beton yolda bisiklet sürüyorum. mor renkli bir bisikletim var. iki dirseğim de yara kabuğu dolu. düşüyorum. kalkıyorum. sürüyorum. düşüyorum. kalkıyorum. düşüyorum.

eğer bir beaucoup olsaydım gökyüzünde bir pencerem olurdu ve oradan seslenebilirdim. neticede hepimiz aynı gökyüzünün altındayız, ay'ı farklı taraflarından görsek de. sadece bir pencere lazım. bir pencere. bir seslenme. bir ses.

ve şimdi.. penceremi açtım. sana sesleniyorum. görmüyor musun, gökyüzünü?

12.3.09

sana iyi gelmek istiyorum.

11.3.09


koşuyorum. ayaklarıma hiçbir şey takılmamalı. zamanım yok. ve durmaksızın koşuyorum. öyle böyle değil. bir tarla düşünüyorum. hayır çavdar filan değil. bir kitap kahramanı olmak isterdim. zaten küçükken şu hayatı allah babanın kızlarının oyunu sanardım. ben nasıl barbielerimle oynuyorsam, allah babanın kızları da bizlerle oynuyor işte. sonra barbielerimin hiç ölmediklerini fakat bizim eksik gedik bir şeylere dönüştüğümüzü fark ettim. bir yanlışlık vardı ortada.

on yaşındayım. annem ağlıyor. dedemin öldüğünü söylüyor. bir şey hissedemiyorum. onu yeterince tanıyor muyum. asansördeyiz. aynaya bakıyorum. ağlıyor muyum.

onaltı yaşındayım. annem ağlıyor. anneannemin öldüğünü söylüyor. hayatımın en önemli kadınlarından biri ölüyor bu sefer. çok fazla bu. ben doğduğumda, ben emeklerken, ben büyürken yanımda olan kadın.. annem yıkılıyor. bir kolunda ben, diğer kolunda gölgem. gölgem bambaşka bir yazı konusu olmalı aslında.

onyedi yaşındayım. hayatıma girişi taze fakat edindiği yer itibariyle mühim olan güzel bir insanın ablası ölüyor. hem de doğumda. doğum bir mucizedir oysa. yeni bir hayattır. açılan bir kapıdır. minik bir eldir. kalp pıtıpıtısıdır.

tüm bunlar oluyor ve insanlar ölmeye hala devam ediyor. söyle, bütün bunların bir barbie bebek oyunu olduğuna nasıl inanayım hala? eğer çocukların elinde olsaydı hayatlarımız, emin ol ölüm diye soğuk-keskin bir gerçek olmazdı dünyada. ölüm filan, hepsi de bu büyüklerin formaliteleri zaten..